Yaşlı çiftçiler, bir çağın onurunu omuzlarında taşıyor.

Sabahın ilk ışıklarıyla tarlaya çıkan, elleri nasır tutmuş o insanlar artık yalnızca üretici değil, üretimin son nöbetçileri. Gençlerin terk ettiği köylerde zamanla yarışan bu kuşak, toprağa sadece tohum değil, bir toplumun hafızasını, meslek ahlakını ve dayanıklılık kültürünü de ekiyor. Her saban izi, aslında bir ülkenin gıda düzenine atılmış sessiz bir imza. Bu yüzden yaşlı çiftçinin tarladaki varlığı, ekonomik bir faaliyet olmanın ötesinde, stratejik bir varoluş meselesidir.

Bugün tarımın en görünmeyen krizi, üreticinin yaşlanmasıdır. Türkiye Ziraat Odaları Birliğinin açıklamalarında, kayıtlı çiftçilerin yaklaşık yüzde 34’ünün 65 yaş ve üzeri, yüzde 34,6’sının 50–64 yaş aralığında olduğu ifade ediliyor. Bu tablo, çiftçilerin büyük bölümünün ileri yaş grubunda toplandığını gösteriyor. Bu gerçek, tarlada “emeklilik” kavramının kâğıt üzerinde kaldığını anlatır. Çünkü üretim durursa hayatın ritmi bozulur. Yaşlı çiftçi bunu bilir, çoğu zaman karlılıktan önce sorumluluk duygusuyla üretime devam eder.

Ancak bu nöbetin ağır bir bedeli var. Kırsalda genç nüfusun azalması, tarımın geleceğini belirleyen en kritik kırılma noktasıdır. Yaşlı üretici, yılların deneyimi ile ayakta kalırken, teknolojik dönüşüm ve yeniliklerle buluşması daha zor hale gelebiliyor. Bu durum, verimlilik artışını sınırladığı gibi, iklim dalgalanmalarına karşı kırılganlığı da büyütüyor. Aynı risk Avrupa’da da görülüyor, Eurostat verileri 2020 yılında aile çiftliği yöneticilerinin çoğunluğunun 55 yaş ve üzeri olduğunu, 65 yaş ve üzerinin de kayda değer bir paya sahip bulunduğunu vurguluyor. Demek ki mesele sadece bir ülkenin değil, küresel ölçekte tarımın kuşak devri problemidir.

Asıl kayıp, rakamların ötesindedir. Her tarımı bırakan yaşlı çiftçi, bir “yaşam kütüphanesinin” kapanmasıdır. Toprak okuma, yerel iklimi sezme, hastalığı erken fark etme, doğru zamanda doğru işlemi yapma gibi bilgi parçaları, çoğu zaman kitapta değil, ellerin hafızasında durur. Bu birikim genç kuşağa aktarılmadığında, sadece üretici yaşlanmaz, üretimin kendisi de yaşlanır. Bu yüzden tarım politikalarının merkezinde iki hedef aynı anda durmalıdır. Birincisi, son nöbetçilerin yükünü hafifletmek. İkincisi, emaneti gençlere devredecek bir geçiş mimarisi kurmak.

Bu mimarinin sahaya inen karşılığı nettir. Kuşak devri teşviki ile gençlerin işletmeye girişini kolaylaştıran kira, devir, ortaklık modelleri. Gelir güvencesi ile tarımı öngörülebilir bir mesleğe dönüştüren sözleşmeli üretim ve pazar bağlantısı. Dijital çiftçilik eşleştirmesi ile yaşlı üreticinin tecrübesini, gencin teknoloji kabiliyetiyle aynı tarlada buluşturan kooperatif ve danışmanlık omurgası. Ve en önemlisi, her ilçede uygulamalı eğitim ve demonstrasyonla, bilginin kâğıttan çıkıp tarlaya indiği bir saha okulu düzeni.

Tarlada bir başına duran yaşlı çiftçi, aslında milyonların sofrasında onur nöbeti tutuyor. Bu nöbeti alkışlamak yetmez, sistemi kurmak gerekir. Çünkü kırsalın yeniden gençleşmesi, sadece üretimin artması değil, gıda arz güvenliğinin ve ulusal dayanıklılığın yeniden kök salması demektir. Bu çağın en stratejik görevi şudur. Son nöbetçileri yalnız bırakmadan, nöbeti gençlere devredecek güçlü bir tarım düzeni kurmak.