→ Gıda kaybı, modern dünyanın görünmez açlığıdır.

Görünürde her şey bolluk içinde. Market rafları dolu, sofralar renkli, reklamlar coşkulu. Ama bu parlak tablonun arkasında derin bir karanlık büyüyor, çünkü modern dünya doymak için değil, tüketmek için yaşıyor. Bugün gıda kaybı ve israfı, çağımızın en sessiz felaketlerinden biri haline geldi. Tarladan sofraya uzanan zincirde kaybedilen her ürün, yalnızca ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda etik bir kırılma, ekolojik bir tahribat, toplumsal bir vicdan sınavıdır.

Rakamlar bu karanlığın boyutunu netleştiriyor. UNEP’in Food Waste Index Report 2024 verilerine göre 2022 yılında perakende, yeme içme hizmetleri ve haneler düzeyinde yaklaşık 1,05 milyar ton gıda israf edildi, bu da tüketiciye sunulan gıdanın yaklaşık yüzde 19una karşılık geliyor. Aynı sistemin daha erken aşamalarında ise FAO, hasat sonrası ile perakende arasındaki tedarik zincirinde küresel ölçekte yaklaşık yüzde 13,2 gıda kaybı olduğunu ifade ediyor. Bu tabloyu, 2024 yılında yaklaşık 673 milyon insanın açlıkla karşı karşıya kaldığını belirten SOFI 2025 bulgularıyla yan yana koyduğumuzda, bir gerçek daha görünür oluyor. Açlık sadece üretim eksikliğinin değil, yönetilemeyen israfın da gölgesinde büyüyor.

Bu çağın refah ölçüsü, üretim miktarından çok tüketim hızına dönüştü. İnsan ihtiyaç için değil, algı için satın alıyor. Büyük paketler, çoklu alımlar, “raflar dolu olsun” psikolojisi, evde bozulup atılan gıdayı artırıyor. Perakende tarafında estetik standartlar, raf ömrü yönetimindeki hatalar, fazla stok, yanlış kampanya kurguları, zincirin kayıp hanesini büyütüyor. Üretim tarafında plansız ekim, sınıflandırma ve depolama sorunları, soğuk zincir kopukluğu, taşıma sırasında yaşanan kalite düşüşleri kayıpları daha tarladayken başlatıyor. Bu zincirde kaybedilen sadece gıda değildir. Emek, su, enerji ve doğanın döngüsü kaybolur. Bir lokmanın çöpe gitmesi, aslında geleceğin yaşam kapasitesinden eksilen paydır.

Tüketimin karanlık tarafı, obezite ile yetersiz beslenmeyi aynı anda büyüten çelişkide daha da görünür hale geliyor. Bir yanda aşırı tüketimin sağlık maliyetleri, diğer yanda dengeli gıdaya erişemeyen milyonlar var. Bu iki uç, insanlığın adalet duygusunu zorlayan bir eşikte buluşuyor. Burada mesele artık teknik bir verimlilik meselesi olmaktan çıkıyor, doğrudan değer meselesine dönüşüyor. Gıdaya saygı, üreticiye saygı, suya saygı, emeğe saygıdır.

Çözüm, üretimi daha da artırmakla sınırlı olamaz. Çözüm, kaybı azaltmayı bir kalkınma reformu olarak ele almaktır. Bunun için üç temel hamle aynı anda yürümelidir. Birincisi, kaybın nerede oluştuğunu gösteren düzenli ölçüm ve izleme altyapısı kurulmalıdır. İkincisi, depolama, soğuk zincir, ambalaj ve lojistik kapasitesi özellikle küçük üreticinin erişebileceği ortak altyapı modelleri ile güçlendirilmelidir. Üçüncüsü, hane ve perakende davranışlarını değiştirecek farkındalık ve eğitim programlarıyla tüketim kültürü yeniden dengelenmelidir. Gıdayı “çokluk” üzerinden değil, “süreklilik” ve “kıymet” üzerinden okumayan toplumlar, bolluğu bile kıtlığa çevirebilir.

Sonuçta tüketimin karanlık tarafı, insanın kendi gölgesidir. İsraf eden toplum, yalnız gıdayı değil, geleceğini de tüketir. Dünya bugün daha fazla üretmeye değil, daha az kaybetmeye muhtaçtır. Bu farkındalık, yeni çağın gerçek devrimidir. Çünkü gerçek refah, daha çok almakta değil, kıymet bilmekte başlar.