Tarımsal destek bütçesi yalnızca bugünü ayakta tutmamalı, geleceğin üretim kapasitesini de inşa etmelidir.
Türkiye’de tarımsal destekler uzun yıllardır üreticiyi ayakta tutan önemli bir güvenlik tamponu görevi görmektedir. Ancak mevcut destek mimarisi, sistemi dönüştüren kalıcı kapasiteyi yeterince büyütemediğinde, her yıl yeniden daha büyük telafi ihtiyacı üretmektedir. Desteklerin önemli bölümü mevcut kaybı kapatmaya yönelirken, verimlilik, teknoloji, iklim dayanıklılığı, katma değer ve pazar gücü üreten alanlar sınırlı kaynakla çalışmaktadır.
2025 yılı “Tarımsal Destek Ödemesi, IV. Çeyrek ve Yıllık” verilerine göre toplam tarımsal destek ödemesi yaklaşık 158,55 milyar TL seviyesindedir. Aynı veri setinde destek dağılımı yaklaşık olarak %74,1 bitkisel üretim, %17,7 hayvansal üretim, %6,6 kırsal kalkınma, %1,4 tarımsal Ar-Ge ve %0,2 su ürünleri şeklinde görünmektedir.
Bu tablo çok kritik bir gerçeği ortaya koymaktadır. Türkiye büyük bir tarımsal destek bütçesi yönetmesine rağmen, desteklerin önemli bölümü çiftçinin yıllık maliyet baskısını azaltmaya yönelmektedir. Mazot, gübre ve zirai ilaç destekleri üretici açısından hayati önem taşımaktadır. Ancak bu girdilerin önemli kısmının dışa bağımlı yapıda olması nedeniyle, destek bütçesinin büyük bölümü üretim döngüsü içinde yeniden yurt dışına çıkan sarf giderlerine dönüşmektedir. Böylece kamu kaynağı mevcut sezonu ayakta tutmakta, ancak gelecek yılların dönüşüm kapasitesini aynı ölçüde büyütememektedir.
Oysa Ar-Ge ve Ur-Ge payı mevcut yaklaşık %1,4 seviyesinden, kademeli biçimde %14–15 bandına çıkarıldığında, aynı kamu kaynağı yalnızca maliyet karşılayan değil, yeni ürün, yeni teknoloji, yeni istihdam ve yeni üretim kapasitesi oluşturan stratejik yatırıma dönüşecektir. Böylece destekler her yıl yeniden tüketilen bir harcama olmaktan çıkar, geleceğe yatırım üreten ekonomik kaldıraç haline gelir.
5488 sayılı Tarım Kanunu’nun 21. maddesi, tarımsal destekleme bütçesinin gayrisafi milli hasılanın en az yüzde 1’i seviyesinde olması gerektiğini belirtmektedir. Türkiye ekonomisinin yaklaşık 20 trilyon TL büyüklüğünde değerlendirildiği bir ölçekte bu eşik yaklaşık 200 milyar TL seviyesine karşılık gelmektedir. 2025 yılı için açıklanan yaklaşık 158,55 milyar TL düzeyi ise bu eşiğin altında kalmaktadır.
Ancak mesele yalnızca toplam bütçe büyüklüğü değildir. Daha kritik mesele, mevcut bütçenin hangi alanlarda nasıl kullanıldığıdır.
Bugün desteklerin önemli bölümü:
• Girdi maliyetlerini telafi etmeye,
• Kısa vadeli gelir baskısını azaltmaya,
• Mevcut üretimi korumaya,
• Anlık piyasa kırılmalarını yönetmeye yönelmektedir.
Buna karşılık aşağıdaki stratejik alanların bütçe içindeki payı oldukça sınırlı kalmaktadır:
• Verimlilik artırıcı Ar-Ge,
• İklim uyum teknolojileri,
• Su verimliliği sistemleri,
• Hasat sonrası kayıp azaltımı,
• Biyolojik üretim teknolojileri,
• Katma değerli işleme,
• Dijital izlenebilirlik,
• Gıda güvenliği altyapısı,
• Kooperatif bazlı Ur-Ge,
• Pazar bağlantılı kırsal dönüşüm modelleri.
Sonuç olarak sistem, her yıl daha fazla telafi ihtiyacı üretmekte, ancak aynı hızda dönüşüm kapasitesi oluşturamamaktadır.
Bu nedenle önerilen yaklaşım nettir. Tarımsal destek bütçesi içinde Ar-Ge ve Ur-Ge payı kademeli olarak en az %15 seviyesine çıkarılmalıdır.
Bu yaklaşım bir harcama önerisi değil, kamu kaynağının geri dönüş hızını artıran stratejik yatırım modelidir.
Çünkü telafi eden destek yalnızca mevcut sorunu yavaşlatır. Dönüştüren destek ise gelecekteki telafi ihtiyacını azaltır.
Önerilen yol haritası üç aşamalıdır.
İlk 12 ayda Ar-Ge ve Ur-Ge payı en az %5 seviyesine çıkarılmalıdır. Hızlı sonuç üretebilecek saha pilotları başlatılmalıdır. Öncelikli alanlar su verimliliği, soğuk zincir, biyogübre ve biyopestisit, yerli yem ve protein sistemleri, hasat sonrası kayıp azaltımı ve kadın kooperatiflerinde pazar bağlantısı olmalıdır.
İkinci aşamada, yani sonraki 24 ayda bu oran %10 bandına taşınmalıdır. Başarılı pilotlar bölgesel ölçeğe yayılmalı, etkisiz programlar kapatılmalı, kamu kaynağı sonuç veren modellere yönlendirilmelidir.
36 ay sonunda ise kalıcı hedef olan %15 dönüşüm bütçesi seviyesine ulaşılmalıdır. Böylece destek sistemi yalnızca maliyet karşılayan yapı olmaktan çıkıp, üretim kapasitesini büyüten stratejik dönüşüm aracına dönüşecektir.
Bu dönüşümün ana aracı, özel bir Tarımsal Ar-Ge ve Ur-Ge Dönüşüm Fonu olmalıdır.
Fonun çalışma mantığı klasik destek sistemi gibi olmamalıdır. Bu yapı harcama yapan değil, sonuç satın alan bir mimariyle çalışmalıdır.
Kaynak aktarımı dört aşamalı ilerlemelidir:
• Başlangıç,
• Prototip,
• Saha doğrulama,
• Ticarileşme.
Her aşama somut performans göstergeleriyle değerlendirilmelidir. Etki üretmeyen projelerin kaynak akışı durdurulmalı, yüksek geri dönüş sağlayan projelerin ölçeklenmesi hızlandırılmalıdır.
Fon portföyü Türkiye’nin en hızlı stratejik geri dönüş üretecek alanlarına yönelmelidir:
• Su verimliliği teknolojileri,
• Biyogübre ve biyopestisit sistemleri,
• Soğuk zincir ve kayıp azaltımı,
• Yerli protein ve yem verimliliği,
• Dijital izlenebilirlik,
• Gıda güvenliği teknolojileri,
• Atıktan katma değer üretimi,
• Kadın kooperatiflerinde Ur-Ge ve pazar entegrasyonu,
• Biyolojik ekonomi tabanlı üretim modelleri,
• Kırsal üretimde enerji verimliliği.
Tarımsal destek yalnızca para dağıtmak değildir. Asıl mesele, sistemi daha az telafiyle daha çok üretir hale getirmektir.
Ar-Ge ve Ur-Ge payı büyüdükçe destekler bütçeye yük olan bir kalem olmaktan çıkar, verimlilik, teknoloji, kalite, ihracat ve katma değer üzerinden ülkenin üretim kapasitesini büyüten stratejik kaldıraç haline gelir.
Bu reform yalnızca tarımı büyütmez.
Kırsalı ayakta tutar.
Piyasayı dengeler.
Gıda arz güvenliğini güçlendirir.
İthalat baskısını azaltır.
Kamu kaynağının geri dönüşünü hızlandırır.
Türkiye’nin tarımsal rekabet gücünü büyütür.
Çünkü geleceğin güçlü tarım sistemi, daha fazla telafi eden değil, daha fazla dönüşüm üreten sistem olacaktır.


