→ Bir tabakta israf, diğerinde yoksulluk.

21.yüzyılın en çarpıcı çelişkisi şudur. Aynı anda hem aşırı tüketim kaynaklı sağlık krizlerini, hem de yetersiz beslenme kaynaklı hayatta kalma krizlerini yaşıyoruz. Bu tablo, sadece gelir farkı değildir. Bu, insanlığın vicdan terazisinde oluşan yapısal bir kırılmadır. Çünkü gıdanın hikayesi artık tarlada değil, çoğu zaman gücün dağıtıldığı masalarda yazılıyor.

Bugün küresel sistemde problem, çoğu yerde “üretememek” değil, adaletli paylaşamamak ve kaybı yönetememektir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı 2024 tarihli Food Waste Index çalışmasında, 2022 yılında perakende, yeme içme hizmetleri ve hanelerde toplam 1,05 milyar ton gıdanın israf edildiği, bunun tüketiciye sunulan gıdanın yaklaşık yüzde 19’una karşılık geldiği belirtiliyor. Aynı resmin daha geniş çerçevesinde Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, insan tüketimi için üretilen gıdanın yaklaşık üçte birinin kayıp veya israf olduğunu, bunun yaklaşık 1,3 milyar ton düzeyinde ifade edildiğini vurguluyor. Bu iki veri birlikte okunduğunda şu gerçek netleşir. Kıtlık çoğu zaman tarlada başlamıyor, zincirin içinde büyüyor.

Öte yanda açlığın fotoğrafı da hâlâ ağır. SOFI Raporu için 2025 yılında paylaşılan bulgular, 2024’te dünyada açlıkla karşı karşıya kalan kişi sayısının 638 ile 720 milyon aralığında olduğunu, nokta tahminin ise 673 milyon düzeyinde verildiğini gösteriyor. Yani bir yanda kayıplar ve israf, diğer yanda erişememe. Bu eş zamanlılık, gıdanın sadece besin değil, aynı zamanda güç ve kırılganlık aracı haline geldiğini anlatır.

Zengin toplumlarda ise başka bir kırılma büyüyor. Obezite artık refahın değil, kontrolsüz tüketimin ve yanlış gıda ortamının göstergesi. Dünya Sağlık Örgütü verileri, yetişkinlerde obezitenin 1990’dan 2022’ye 7’den 16’ya yükselerek iki kattan fazla arttığını, çocuk ve ergenlerde de belirgin artışlar yaşandığını ortaya koyuyor. Burada kritik nokta şudur. Bazı toplumlar fazla kaloriyle, bazı toplumlar kaloriye erişememekle aynı anda bedel ödüyor. Bu, gıdanın değil, sistemin hastalığıdır.

Gıda adaletsizliği, iklim krizinin etkilerini de keskinleştiriyor. İsraf edilen her ürün, aynı zamanda boşa harcanmış su, enerji, toprak ve emek demektir. Bu nedenle adalet, sadece sofrada değil, üretim ve tüketim arasındaki tüm akışta kurulmalıdır. Çünkü sorun sadece “ne kadar ürettik” sorusu değildir, “ne kadarını koruduk ne kadarını doğru yere ulaştırdık” sorusudur.

Benim baktığım yerden çözüm, iki ekseni aynı anda yönetmek zorundadır. Birinci eksen, israfı azaltan akıllı sistem. Ölçüm, izleme, soğuk zincir, raf yönetimi, standart, tüketici bilinci, hepsi birlikte çalışmalıdır. İkinci eksen, erişimi güçlendiren adil yapı. Sosyal koruma ağları, okul beslenmesi, yerel üreticiyle kentli tüketiciyi buluşturan kısa tedarik zincirleri, kooperatif mekanizmaları, sağlıklı gıdaya erişimi bir lüks olmaktan çıkarır.

Türkiye bu konuda güçlü bir rol üstlenebilir. Coğrafi çeşitlilik, üretim kabiliyeti ve dayanışma kültürü, “adil gıda” iddiasını sahaya indirmek için önemli bir avantajdır. Kooperatifleşme ve yerel pazar erişimi, gıda bankacılığı ve atık gıda dönüşümü, belediye ve sivil toplumun koordineli sosyal destek modelleri, aynı anda hem israfı düşürür hem de erişimi artırır. Burada ölçülebilir hedef nettir. Kaybı azaltmak, hanelerin sağlıklı gıdaya erişimini artırmak, üreticinin gelir istikrarını güçlendirmek.

Son sözüm şudur. Gelecekte toplumlar, sadece milli gelirle değil, sofralarının adaletiyle değerlendirilecek. Zengin sofralarla aç mideler arasındaki uçurum kapanmadıkça, hiçbir büyüme kalıcı huzur üretmez. Gerçek kalkınma, refahın değil, vicdanın ve erişimin birlikte büyüdüğü dünyadır.