Üretim artarken üretici yoksullaşıyorsa sorun tarlada değil, değer zincirinin paylaşım mimarisindedir
“Yoksulluğun kökü, üretim değil, adil paylaşım eksikliğindedir.” Bu cümle, tarımsal yoksulluğu doğru yerden okur. Çünkü tarımsal yoksulluk, yalnızca gelir düşüklüğü değildir, üretim değerinin sistematik biçimde değersizleştirilmesidir. Toprak bereketlidir, üretici üretkendir, ürün vardır. Fakat değer zincirinin sonunda kazanç, tarlada alın teri dökenin değil, çoğu zaman aracılık katmanlarının, marka gücünün ve ölçek avantajı olan sermaye yapılarının hanesine yazılır. Bereketin yok edilmesi, aslında bereketin üretilmediği anlamına gelmez, bereketin hakkaniyetli paylaşılmadığı anlamına gelir.
Bu sorun, sadece yerel piyasa sorunu olarak görülemez. Küresel ölçekte gıda fiyat oluşumu, giderek üretim maliyetinden çok finansal dalgalanmalara, ticaret akışlarına ve piyasa beklentilerine duyarlı hale gelmiştir. Çiftçinin emeği, çoğu zaman fiyat belirleyen taraf değildir. Üretici, girdi maliyetleri artarken satış fiyatı aynı hızda yükselmediğinde sıkışır. Bu sıkışma, üretim fazlası değil, gelir adaletsizliği üretir. Sistem, bereketi meta haline getirirken, üretimin sürdürülebilirliğini değil, alım gücünün sınırlarını merkeze koyar. Sonuçta aynı ülkede bir yanda gıda israfı, diğer yanda yetersiz beslenme yan yana durabilir. Bu çelişki, tarımsal yoksulluğun yapısal niteliğini gösterir.
Tarımsal kalkınma, yalnızca ekim alanı artırmakla, verim yükseltmekle veya yeni destek kalemleri eklemekle tamamlanmaz. Esas mesele, değer zincirinde payın nasıl bölüşüldüğüdür. Bir tohumun hakkı, sadece toprağa atıldığında değil, ürün hasat edilip pazara çıktığında, işlendiğinde, depolandığında, taşındığında ve rafta tüketiciye ulaştığında da korunmalıdır. Üreticiyi zincirin en zayıf halkası olarak bırakan her model, zamanla kırsalı boşaltır, üretim bilgisini zayıflatır, gıda arz güvenliğini kırılganlaştırır. Bu nedenle tarımsal yoksulluk, sosyal bir başlık olmanın ötesinde, doğrudan ulusal dayanıklılık ve gıda egemenliği meselesidir.
Bu noktada karşı görüşü adil biçimde not etmek gerekir. Bazıları, fiyatların artmasının tüketiciyi zorladığını, aracılık ve perakende katmanlarının da maliyet baskısı altında olduğunu, piyasanın kendini dengelediğini savunur. Bu argüman, maliyetlerin zincirin farklı noktalarında oluştuğunu doğru biçimde hatırlatır. Ancak burada kritik soru şudur. Maliyet artışı zincire yayılırken, risk ve belirsizlik neden en çok üreticide birikiyor. Üretici, iklim riski, verim riski, hastalık riski ve fiyat riskiyle aynı anda mücadele ederken, zincirin diğer katmanlarında fiyatlama ve ölçek avantajları daha yüksektir. Dolayısıyla sorun, tek bir aktörü hedeflemek değil, riskin ve değerin daha adil dağıtılacağı bir kurumsal mimari kurmaktır.
Türkiye’nin en büyük gücü, üretme potansiyelidir. Fakat bu potansiyel, doğru paylaşım ve piyasa yönetişimiyle desteklenmezse, bereket tarlada değil, ithalat faturalarında görünür hale gelir. Çözüm seti, sahaya inen ve ölçülebilir sonuç üreten bir çerçeveye oturmalıdır.
- Birinci adım, üreticinin pazardaki müzakere gücünü artırmaktır. Bu, üretici kooperatiflerinin kurumsal kapasitesinin yükseltilmesi, ortak depolama, sınıflandırma, soğuk zincir ve sözleşmeli satış altyapısının kurulmasıyla mümkündür.
- İkinci adım, fiyat istikrarı ve risk yönetimidir. Girdi maliyet şoklarına karşı finansman araçları, sigorta tasarımları ve şeffaf piyasa verisi üreticinin korunmasını sağlar.
- Üçüncü adım, değer paylaşımında şeffaflıktır. Hal, toptan, perakende ve işleme katmanlarında marjların izlenebilir hale gelmesi, haksız rekabeti ve kayıt dışılığı azaltır.
- Dördüncü adım, tarımı stratejik bir meslek olarak yeniden konumlamaktır. Gençleri kırsalda tutacak gelir istikrarı, eğitim, teknoloji erişimi ve sosyal güvence olmadan sistemin geleceği kurulamaz.
Bir ülke, üreticisinin alın terini koruyabildiği ölçüde özgürdür. Yoksulluk, doğanın değil, sistemin eseridir. Bereket ise ancak adil paylaşım ile yeniden can bulur. Bu yüzden tarımsal yoksullukla mücadele, yardım mantığıyla değil, değer zincirini yeniden tasarlayan bir kalkınma ve güvenlik mantığıyla ele alınmalıdır.


