Emek pazara ulaşamadığında, değer değil yoksulluk üretir.

Bir ülkenin en temiz emeği, toprağa düşen alın teridir. Ancak bugün o ter, sadece iklimin sıcaklığında değil, pazarın sertliğinde de buharlaşıyor. Üretici, tarlada sabırla çalışıyor, toprağın ritmini okuyor, suyu idare ediyor, riskle yaşıyor. Buna rağmen pazara çıktığında, emeğinin karşılığını alamıyorsa, üretim kutsal olmaktan çıkıp borç döngüsüne dönüşüyor. Sorun üretimde değil, üretimin değere dönüşme hattında başlıyor. Bu hat kırıldığında, toprak bereket üretse bile üretici yoksullaşıyor, tüketici pahalıya mahkum oluyor.

Gıda zincirinin görünmeyen kuralı basittir. Değer, üretmekle değil, erişim ve müzakere gücü ile oluşur. Ürünü yetiştiren, çoğu zaman fiyatı belirleyen taraf değildir. Dağıtımı yöneten, depolamayı kontrol eden, pazara giriş koşullarını şekillendiren aktörler masadadır. Üretici ise çoğu zaman masaya davetli değildir, yalnızca masanın sonuçlarına uyması beklenir. Bu nedenle toprakta çalışan kaybediyor, çünkü masada oturanlar standardı, süreyi, teslim şartını, çoğu zaman da fiyat algısını belirliyor.

Bugünün tarım ekonomisinde zincir uzadıkça üreticinin payı büyümüyor, çoğu zaman eriyor. Tarladan çıkan ürün, yola çıktıktan sonra sınıflandırma, paketleme, depolama, nakliye, hal, perakende, bazen ihracat kanalı gibi birçok aşamadan geçiyor. Her aşama bir maliyet ve bir kar hanesi yaratıyor. Üretici bu zincirin başlangıç noktası olmasına rağmen, katma değerin en azından payını alıyor. Buradaki temel problem, üreticinin verimsizliği değil, değer zinciri adaletsizliği. En çok çalışan, en az kazanan denklemi, tarımda artık bir alışkanlık gibi görülüyor, oysa bu durum sürdürülebilir değil.

Kırsal kalkınma bu yüzden sadece üretimi artırma meselesi değildir. Asıl konu, üreticiyi pazara bağlayan ve pazarda söz sahibi kılan bir düzen kurmaktır. Çiftçi ürününü yalnızca satmamalı, fiyat oluşumu, marka, kalite standardı ve strateji süreçlerinin parçası olmalıdır. Üretici masada yoksa, üretim planı ne kadar iyi olursa olsun, gelir planı zayıf kalır. Gelir zayıfsa genç kalmaz, yatırım yapılmaz, teknoloji sahaya inmez, köyler boşalır. Yani pazar adaleti bozulduğunda, tarımın tüm geleceği zayıflar.

Çözümün yönü nettir, pazarda üretici lehine kurumsal kapasite inşa etmek gerekir.

Birinci adım kooperatifleşmenin sadece alım satım değil, marka ve pazarlama gücü üreten profesyonel bir modele dönüşmesidir.

İkinci adım sözleşmeli üretimin üreticiyi koruyan, şeffaf kalite ölçütleri ve net teslim şartlarıyla tasarlanmasıdır.

Üçüncü adım, aracıyı kötülemek değil, aracılık fonksiyonunu daha rekabetçi ve daha hesap verebilir hale getirmektir.

Dördüncü adım, üreticinin veri ile pazar okuryazarlığını artırmasıdır.

Fiyat izleme, talep sinyali, lojistik maliyeti, depolama kararı, hepsi ölçülebilir yönetim konuları olmalıdır. Beşinci adım, dijital pazar ve doğrudan tüketiciye satış kanallarının, kooperatif markalarıyla birlikte sahada yaygınlaştırılmasıdır. Üretici ürününü pazara taşırken sadece koli taşımamalı, hikâye, standart ve güven de taşımalıdır.

Bu mesele aynı zamanda ahlaki bir meseledir. Toprağın bereketi piyasada adalete dönüşmüyorsa, sofradaki bereketin anlamı da zayıflar. Üreticinin kazanmadığı bir sistemde tüketici de uzun vadede kaybeder, çünkü arz güvencesi zayıflar, kalite dalgalanır, fiyat oynaklığı büyür. O nedenle hedef açıktır. Toprakta çalışan, masada da var olmalıdır. Emeğin değeri masada kaybolmadıkça, toplumun hiçbir kesimi gerçekten doyamaz.