→ Küresel piyasa, yerel üreticinin emeğini ucuzlatıyor.

Dünyanın sofraları çeşitlenirken, çiftçinin tenceresinin boş kalması bir kader değil, tasarlanmış bir dengesizliğin sonucudur. Bu çağın en büyük çelişkisi, gıdanın küresel bir meta gibi dolaşması, üreticinin ise yerel bir maliyet kalemi olarak görülmesidir. Topraktan gelen adaletsizlik, yalnızca gelir dağılımı tartışması değildir, aynı zamanda etik bir yaradır. Çünkü küresel piyasa çoğu zaman üreticinin terini değil, ürünün etiketini okur. Etiket okunduğunda, emek görünmez olur.

Bugün bir domatesin yolculuğu tarladan sofraya uzar, kilometreler, depolar, kasalar, etiketler, standartlar, komisyonlar, lojistik zincirleri devreye girer. O yolun sonunda kazanan çoğu zaman üretici olmaz. Üretici, en yüksek riski taşır, hava şartını taşır, hastalığı taşır, girdi maliyetini taşır, ama fiyatı belirleme gücünü taşımaz. Bu nedenle gıdanın fiyatı büyürken, üreticinin payı büyümez. Bu tabloyu yalnızca aracılarla açıklamak da eksik kalır. Aracılık birçok ülkede gıdanın sürekliliği ve erişimi için gereklidir. Sorun, aracılığın rekabetçi ve şeffaf olmaktan çıkıp, üreticiyi masadan uzaklaştıran bir güç mimarisine dönüşmesidir.

Adaletsizliğin çekirdeğinde üretim açığı değil, güç eşitsizliği vardır. Küresel ölçekte bazı ülkeler tarımı uzun yıllardır destek, sigorta, finansman ve pazar koruması ile güçlendirir. Üretici bu sayede maliyete karşı dayanıklılık kazanır, piyasa dalgalanmasını daha az hisseder. Buna karşılık üreticisini zayıf finansmanla, kırılgan gelirle, sınırlı pazarlık gücüyle bırakan ülkelerde çiftçi borçla yaşar. Bu durum sadece ekonomik sonuç üretmez, aynı zamanda stratejik sonuç üretir. Gıdayı kontrol edenler, zamanla bağımsızlık alanlarını da etkiler. Çünkü gıda, sadece ticaret kalemi değil, ulusal dayanıklılık bileşenidir.

Burada adil bir değerlendirme yapmak gerekir. Küresel ticaretin tamamen karşısında durmak, gerçekçi değildir. Ticaret, verimli üretimi teşvik edebilir, tüketiciye çeşitlilik sağlayabilir, kriz zamanlarında arzı dengeleyebilir. Fakat ticaretin adil olması için üç şey şarttır. Birincisi, üreticinin pazara erişiminde tekelleşme ve asimetrik bilgi baskısı azaltılmalıdır. İkincisi, üreticinin riskini paylaşacak finansman ve sigorta araçları güçlendirilmelidir. Üçüncüsü, üretici fiyat oluşumunun içinde görünür bir aktör haline getirilmelidir. Adil fiyat, sadece piyasanın anlık dengesi değil, aynı zamanda toplumun vicdani ekonomisinin göstergesidir.

Türkiye gibi bereketli topraklara sahip ülkeler için bu konu, bir tarım politikası başlığı olmaktan daha büyüktür. Bu, bir gelecek politikasıdır. Çünkü toprağa sahip olmak yetmez, toprağın ürettiği değeri ülke içinde tutacak ve adil paylaşacak bir sistem kurmak gerekir. Bunun yolu, üreticinin kooperatif markaları ile pazarda söz sahibi olması, sözleşmeli üretimin üreticiyi koruyan standartlarla yaygınlaşması, dijital pazar altyapılarının güçlenmesi, fiyat ve maliyet şeffaflığının artması, depolama ve lojistik gibi alanlarda üreticinin ortak kapasite kurabilmesidir. Üretici sadece ürün satmamalı, standart, marka ve pazar stratejisi üretmelidir.

Topraktan gelen adaletsizlik tarlada başlar, sofrada bitmez, toplumun vicdanında yankılanır. Çünkü adalet yalnızca hukukta değil, üründe de ölçülmelidir. Toprak emeğin aynasıdır. O aynada adalet görünmüyorsa, bereketin anlamı da eksilir. Üretici kazanmadan tüketici uzun vadede kazanamaz. Bu denge kurulmadıkça, gıdanın küresel dolaşımı artar, fakat üretimin ruhu zayıflar. Bu çağın sorusu şudur. Gıdayı büyütürken, emeği küçülten düzene razı mı olacağız, yoksa emeği büyüten adil bir pazar düzenini mi kuracağız.